Başkanlık Talebi Üzerine – I

Başkanlık Talebi Üzerine – I

“Kara tren gecikir belki hiç gelmez”
Yavuz Bingöl

Temel soru şu: Yönetim erkinde “Demokrasi” ve “başkanlık” sistemleri arasındaki temel ilişki nedir?

1. Demokrasi Sanayi Devrimi’nin ürünüdür. Din temelli tarım toplumlarının (imparatorluklar) dönemi kapanmış, nesnel temelli endüstri toplumları ortaya çıkmıştır. “Tüm toplum içinde hiç olan insan”, yeni dönemde “tek başına birey” olabilme gelişimini sağlamıştır. Neredeyse yarım binyıla yakın bir sürede gerçekleşen bu gelişme insanlık tarihinin kanlı sayfalarında yazılıdır. Kolay olmamıştır. Etnik ve dini temellere dayanmayan, meşru iktidar sahibine (kral/ şah/ lider) mutlak bağlılığı olmayan, yönetme erkinde söz sahibi, “eşit haklara sahip yurttaş” bilincine dayalı “birey” olabilmek zaman ve bilinç gerektirmektedir. Bu bir süreçtir ve sonucu çağdaş anlamda “ulus” olmaktır.
19. ve 20. yy.ların ekonomik ve sosyolojik gelişmesi, bu günün gelişmiş ülkelerini ve demokrasilerini yaratmıştır.

2. Tanrıdan aldığı yetkiyle hükmeden yöneticiler yerine, yönetilenlerin yönetme erkine sahip olduğu, bu hakkı geçici ve kısmen bir parlamentoya devrettiği yönetim biçimidir, demokrasi. Ama asla bir kişinin/ zümrenin iradesine teslim olmamaktır, demokrasi. Ekonomik/ sosyolojik/ siyasi kurumların olduğu ve özerk çalıştığı kurallar bütünüdür, demokrasi!
Demokrasi, bilinçtir/ kültürdür/ yaşam biçimidir.
Bu yaşam biçimine can veren, haklarına sahip çıkan ulus potasındaki bireylerdir!
Bireyde o bilinç ve kültür yoksa, toplumda demokrasi olamaz!

3. Günümüzde kimi Avrupa toplumlarında, bireysel/toplumsal bilinç gereği anayasal monarşi içinde temel insan hakları ve demokrasi çalışırken, kimi doğu ve Ortadoğu ülkelerinde anayasal demokrasiye rağmen kısıtlı özgürlükler ve diktatoryal yönetimler egemendir.

4. Demokrasinin tam işlemediği toplumlarda iki temel sonuçla karşılaşılmaktadır:
Bir yandan özgürlükler daralmakta, bireylerin temel haklarının sınırlarını yönetenlerin tutum ve davranışları belirlemektedir. Bireyler de sessiz çoğunlukla baskıyı kabullenmektedirler. Toplumsal örgütlenmeler işlevsizleştirilmektedir. İnsanlığın ortak mirası ile özerkleşen toplumun yapıtaşı kurumlar, yönetenlerin keyfiliğinde yön değiştirmekte ve toplumu çağdaşlaştırma görevini yerine getirememektedirler. Bu tutum ve süreç de çoğunluk bireyleri bilinçsiz/ duyarsız/ korkuya dayalı tepkisiz yapmaktadır.

Diğer yandan toplumun ekonomik kaynakları iktisadi etkinlik ilkesinden uzak dağıtılmaktadır. Kamu kaynakları iktidar sahiplerinin paralel destekçilerine yönlendirilmektedir. İşler görünen piyasa dinamikleri haksız rekabetler yaratmaktadır. Kamu harcamaları birilerine servet biriktirirken, aynı alanda iş gören bazıları da sermayelerini geliştirememektedirler. Reel ve nominal sermayeler el değiştirmekte, üstelik bu piyasa etkinliğinde gerçekleşmemektedir. Ekonomide en temel kural olan verimlilik ilkesi de çoğu kez gözardı edilmekte, yüksek rantlar meşrulaşmaktadır.

Ayrıca, ulusal ekonominin, uluslarüstü (vatansız) büyük sermayenin yönlendirmesine açık olma riski doğmaktadır.

5. İşte Türkiye bu gerçeği sorgulamalıdır!

(Devam edeceğim)…