Başkanlık Talebi Üzerine – III

Başkanlık Talebi Üzerine – III

“Manda yuva yapmış söğüt dalına/
Manda yuva yapmış söğüt dalına/”
Kastamonu – Tosya halk türküsü

8.6.2012 günlü yazımdan devamla…
Temel soru şu: Gelecekte bireysel ve kurumsal olarak gerçek anlamda özgür ve laik – demokrat bir ülkede mi, yoksa demokrasiden uzak, kişi haklarının yok edildiği bir ülkede mi yaşamak istiyoruz? Bir tercihle mi karşı karşıyayız?

1. Türkiye tarihinde “başkanlık” sorunu, ülkesel/ yönetimsel zorunluluktan değil, iki parti başkanının (Özal ve Erdoğan) “kişisel talep”lerinden doğmuştur. İkisinin “talebi” de yönetebilme erkini daha da güçlendirerek muktedirliklerini sürdürmektir. Son açıklamalarla “başkanlık talebi”, partiyi ve hükümeti de kontrol edebilmeyi hedeflemektedir.
Sorun biraz daha karmaşık duruma gelecektir. Her ne düzenlemeyle yapılırsa yapılsın, “yetkili başkan” partisi kanalıyla seçmeni, hükümet kanalıyla parlamentoyu kontrol altına alacaktır. Var olan durumda bile parlamentonun denetimsiz, milletvekillerinin itibarsızlaştırılması sorunu ve kaygısı vardır. Adeta tek seçicili biçimde, milletvekilleri belirlenmektedir. Tüm bunları görmemek, gerçeğe yüz çevirmektir.

2. Başkanlık yönetimi için Batı toplumları ile Türk toplumunu aynı kefeye koymak, cehaletten ötedir. Batı’da yaklaşık bin yıldır düşünme ve düşünce özgürlüğü/ insan hakları/ demokrasi/ bireysel mülkiyet/ ekonomik gelişme üzerine mücadele edilirken, Türk toplumunda tüm bunlar için yapılan çabalar yüzyıllık bile değildir. “Edilgen toplum” yapısından “etken bireysel duruş”a geçiş bile, bizde daha dün denecek kadar kısadır.

3. Toplumsal gelişme ve iktisadi kalkınma dinamiklerini dikkate almayan akademisyenlerin/ liberal/muhafazakar demokratların söylemleri ayrıca kaygı vericidir.
Olan” ile “olması gereken” arasındaki fark, Türkiye gibi ülkelerde “gece ile gündüz” arasındaki fark kadar açıktır. Türkiye’de “demokrasi deneyimi” henüz altmış yıllıktır ve bu bilinç için alınacak çok yol vardır. Toplumda bireyler hala kendi güçlerine değil, “lider”e önem vermektedirler. Entelektüel olduğu söyleyenlerin aksine, lider bu gücü görmekte ve sonuna kadar kullanma hevesindedir. “Başkanlık” kolaylıkla diktatoryal baskıcılığa kayabilir.

4. Toplumu biçimlendirecek olan sosyolojik ve anayasal kurumlar tarihi misyonlarından uzaktır. Üniversiteler suskun, yazılı ve görsel medya iktidar denetimi altındadır.

5. Bu sosyolojik yapıda ve bu kısa demokrasi deneyiminde “başkanlık” yerine güçler ayrılığını zenginleştirip hakları genişletmek, toplumun gelişimine daha çok destek sağlayacaktır. Amaç daha kontrollü bir toplum değil, daha çağdaş bir toplum olmalıdır. Tercihimiz ne?